• 505
    "evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
    hainiyim, ben vatan hainiyim.
    vatan çiftliklerinizse,
    kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
    vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
    vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
    fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
    vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
    vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
    ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
    vatan, amerikan üsleri, amerikan bombası, amerikan donanması topuysa,
    vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
    ben vatan hainiyim.
    yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
    nâzım hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”

    nazım hikmet

    ölümünün 57. yılında nazım'ı saygıyla anıyoruz.
  • 506
    hoş geldin kadınım benim hoş geldin
    yorulmuşsundur;
    nasıl etsemde yıkasam ayacıklarını
    ne gül suyum ne gümüş leğenim var,
    susamışsındır;
    buzlu şerbetim yok ki ikram edeyim
    acıkmışsındır;
    beyaz ketenli örtülü sofralar kuramam
    memleket gibi yoksuldur odam.

    hoş geldin kadınım benim hoş geldin
    ayağını basdın odama
    kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi
    güldün,
    güller açıldı penceremin demirlerinde
    ağladın,
    avuçlarıma döküldü inciler
    gönlüm gibi zengin
    hürriyet gibi aydınlık oldu odam...

    hoş geldin kadınım benim hoş geldin.

    (bkz: nazım hikmet)
  • 509
    bedri rahmi'nin nazım hikmet için kaleme aldığı, yıllar sonra zülfü livaneli tarafından onun anısını yasatmak için yiğidim aslanım adıyla bestelenen bu şiirle anmış olalım nazım'ı.

    zindani taştan oyarlar

    bursa'nın ufak tefek yolları
    ağrıdan sızıdan tutmaz elleri
    tepeden tırnağa şiir gülleri
    yiğidim aslanım aman burda yatıyor.

    bir şubat gecesi tutuldu dilin
    silâha bıçağa varmadı elin
    ne ana ne baba ne kız ne gelin
    yiğidim aslanım aman burda yatıyor.

    ne bir haram yedin ne cana kıydın
    ekmek gibi temiz su gibi aydın
    hiç kimse duymadan hükümler giydin
    döşek diken diken yastık batıyor
    yiğidim aslanım aman burda yatıyor.

    zindanı taştan oyarlar
    içine bir yiğit koyarlar
    sağa döner böğrü taşa gelir
    sola döner çırılçıplak demir
    çeliğin hası da yiğidim aman böyle bilenir
    döşek melul mahzun, yastık batıyor
    yiğidim aslanım aman burda yatıyor.

    bugün efkârlıyım açmasın güller
    yiğidimden kötü haber verirler
    demirden pencere taştan sedirler
    döşek melul mahzun yastık batıyor
    yiğidim şahinim aman burda yatıyor

    mezar arasında harman olur mu?
    on üç yıl hapiste derman kalır mı?
    azrail aç susuz canın alır mı?
    döşek melul mahzun yastık batıyor
    yiğidim şahinim aman yerde yatıyor...

    dilinde dilimi bulduğum
    gücüne kurban olduğum
    anam babam gibi övdüğüm
    dayan hey aslan ustam
    abenim
    yiğidim dayan.
    dayan hey gözünü sevdiğim
    bugün efkârlıyım açmasın güller
    yiğidimden kötü haber verirler.

    sana kökü dışarda diyenlerin kökleri kurusun
    kurusun murdar ilikleri dilleri çürüsün
    şiirin gökyüzü gibi herkesin.
    sen kızılırmak kadar bizimsin
    en büyük ustası dilimizin
    canımız ciğerimizsin.

    bugün burdaysa şiirin, yarın çin'dedir
    bütün hışmıyla dilimiz
    kökünden sökülmüş bir çınar gibi
    yüreğimiz içindedir.

    bugün burdaysa şiirin, yarın çin'dedir
    acısıyla sızısıyla alnının kara yazısıyla
    bir yanı nur içinde tertemiz.
    bir yanı sızım sızım sızlayan memleketimiz içindedir.

    bedri rahmi eyüboğlu
  • 510
    yaşamak şakaya gelmez,
    büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
    bir sincap gibi mesela,
    yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
    yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

    yaşamayı ciddiye alacaksın,
    yani o derecede, öylesine ki,
    mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
    yahut kocaman gözlüklerin,
    beyaz gömleğinle bir laboratuarda
    insanlar için ölebileceksin,
    hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
    hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
    hem de en güzel en gerçek şeyin
    yaşamak olduğunu bildiğin halde.

    yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
    yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
    hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
    ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
    yaşamak yanı ağır bastığından.

    nazım hikmet

    yaşamaya çalıştığımız şu günlerde ölümünü böyle anmış olalım nazım ın.
  • 511
    şimdi efendim, benim sık sık arkadaşlarımla yakın çevremle filan bir şiir polemiğim olur. kendileri artık biraz odun olduklarından mıdır yoksa şiir sevmemek bir şekilde “havalı” bir şeye dönüştüğünden midir ya da artık kötü şiir okumaktan ipleri kopardıklarından mıdır bilinmez bir şekilde bir şiir polemiği olur. “ben anlamıyorum” filan derler, bilirsiniz.

    ben de çok şiir bilmem. ama mesela iyi şiiri biraz anlarım, biraz herkes anlar. çok iyi şiir zaten herkesi tavlar. bu şiir odunlarının özel bir direnci oluyor, illa ki hissetmemeye beğenmemeye hazır oluyorlar.

    eğer samimiyetle sorup “ ya iyi şiir varsa göstersene” derlerse okuttuğum bir kaç şiirden birinin yazarı ve onun ölüm yıldönümü üzerine uzattıkça uzatıyorum.

    saat beş karıcığım.
    dışarıda susuzluğu
    acayip fısıltısı
    toprak damı
    ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran bir sakat ve sıska atıyla
    yani, kederden çıldırtmak için içerdeki adamı
    dışarda bütün ustalığı, bütün takım taklavatıyla
    ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı.

    bugün de apansız gece olacaktır.
    bir ışık dolaşacak yanında sakat sıska atın
    ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan bu ümitsiz tabiatın
    ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır
    yine o malum sonuna erdik demektir işin
    yani bugün de mükemmel bir sıla özlemi için
    yine her şey yerli yerinde işte, her şey tamam
    ben,
    ben içerideki adam
    yine mutad hünerimi göstereceğim
    ve çocukluk günlerimin ince sazıyla suzinak makamından bir şarkı ağzıyla
    yine billahi kahredecek dil-i naşadımı
    seni böyle uzak,
    seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi kafamın içinde duymak.

    *mutad:olağan
    *dil-i naşad: kederli gönül
  • 512
    sözleri fransız şair paul eluard'a ait olan, türkçeye orhan veli kanık ve melih cevdet anday tarafından çevrilen, zülfü livaneli'nin ey özgürlük adıyla şarkısını söylediği o güzel şiir. unutmayın, hayat özgür olabildiğimiz kadar anlamlıdır...

    özgürlük

    okul defterime
    sırama ağaçlara
    kumlar karlar üstüne
    yazarım adını.

    okunmuş yapraklara
    bembeyaz sayfalara
    taş, kan, kâğıt veya kül
    yazarım adını.

    yaldızlı tasvirlere
    toplara tüfeklere
    kralların tacına
    yazarım adını.

    en güzel gecelere
    günün ak ekmeğine
    nişanlı mevsimlere
    yazarım adını.

    gök kırpıntılarıma
    güneş küfü havuza
    ay dirisi göllere
    yazarım adını.

    tarlalara ve ufka
    kuşların kanadına
    gölge değirmenine
    yazarım adını.

    fecrin her soluğuna
    denize vapurlara
    azgın dağın üstüne
    yazarım adını.

    bulutun yosununa
    kasırganın terine
    tatsız kaba yağmura
    yazarım adını.

    parlayan şekillere
    renklerin çanlarına
    fizik gerçek üstüne
    yazarım adını.

    uyanmış patikaya
    serilip giden yola
    hınca hınç meydanlara
    yazarım adını.

    yanan lâmba üstüne
    sönen lâmba üstüne
    birleşmiş evlerime
    yazarım adını.

    iki parça meyvaya
    odama ve aynaya
    boş kabuk yatağıma
    yazarım adını.

    obur köpekçiğime
    dimdik kulaklarına
    acemi pençesine
    yazarım adını.

    kapımın eşiğine
    kabıma, kacağıma
    içimdeki aleve
    yazarım adını.

    camların oyununa
    uyanık dudaklara
    sükûtun ötesine
    yazarım adını.

    yıkılmış evlerime
    sönmüş fenerlerime
    derdimin duvarına
    yazarım adını.

    arzu duymaz yokluğa
    çırçıplak yalnızlığa
    ölüm basamağına
    yazarım adını.

    geri gelen sağlığa
    kaybolan tehlikeye
    hâtırasız ümide
    yazarım adını.

    bir tek sözün şevkiyle
    dönüyorum hayata
    senin için doğmuşum
    seni haykırmaya.

    özgürlük.

    paul eluard
  • 513
    futbolda eski kurdum.
    fenerbahçe’nin forvetleri
    mahallede kaydırak oynayan birer piç kurusuyken ben
    en ağır hafbekleri yere vururdum.
    futbolda eski kurdum.
    santırdan alınca pası çakarım
    hooooooooooooooooooooooooop!
    5 numro top
    açık ağzından girer golkipin karnına.
    bana mahsustur bu vuruş
    futbol potinlerim
    kurşun kalemimden öğrendi bu zanaatı!
    o kurşun kalemim ki
    9 deliğinizden vücudunuza her tıktığı mısra
    işkembenizde taş.
    şairiz be,
    şairiz dedik ya be arkadaş....

    ( nazım hikmet)
  • 514
    utanmaz bir yüz ile geldim kapına,
    beratımı sağımdan verir misin uefa.
    dünya kadar borçla çağırırsan yanına,
    beratımı sağımdan verir misin uefa.

    yasadışı yolla yedim transfer kaymağını,
    benden istiyorsun ,bu gelirin kaynağını
    reisim belli,bense o’nun neferi,
    beratımı sağımdan verir misin uefa.

    on sekiz bin delegeyi çağırmışsın sözünle,
    kesmişsin cezayı, yüz tuttuk casa çözümle
    belgeleri saklar, mesaj atarsam nihata,
    beratımı sağımdan verir misin uefa.
  • 515
    aksi düşer mabadın şu gönlüme her dem
    bilmem artık ey tabib söyle nirelere gidem
    plonidal sinüs, perianal abse ve illet-i fistül
    bilmem gayrı ben bu şeytan-i götle ne idem

    cehâlete hasretim bilmez idim fistül nedir
    ögrendim cefâ ile fistül habis bir tüneldir
    bağırsaktan başlar götün ta dibinde biter
    tek delik kâfi idi ikincisi zulüm ider

    açık yara imiş bu derdin tek devâsı
    leğende oturma banyoları tedavinin cilâsı
    ne sebeb var ne günah bilem de tövbe idem
    bu cihânda çektim ben bir cehennem cezâsı

    ey rab, sakındığın bir göttür şu aciz kulundan
    ettin bir garib mabâdı yerinden yurdundan
    ortası delik yastık bana oldu âb-ı hayvân
    beni mecnûn ittün, götüm tabibe seyrân

    cevelân ittüm cehennemin her katında
    rahmet okundu bana gençliğimin baharında
    katilde var, küffarda dahi mevcud bir göt
    ben ne ittüm de çok gördün onu benim ardımda

    drenajlar fayda itmez fistül peydah oldu ise
    abse biter o götte eğer kıspetten çıktı ise
    bağdattan gelir kısmet hay gelmez olsun ki
    bedbaht götüme kısmet bir dirhem fitil ise

    tıbba saygım var amma imânım yoktur artık
    rabbe imânım yok amma isyanım vardır artık
    mario bile götze şu cihanda bu nasıl imtihandır
    biz ki bir kuru götü bile nimetten sayardık
  • 516
    prometheus

    karart göklerini zeus,
    duman duman bulutlarla;
    diken başlarını yolan çocuk gibi de
    oyna meşelerin, dağların doruklarıyla.
    ama benim dünyama dokunamazsın,
    ne senin yapmadığın kulübeme
    ne de ateşini kıskandığın ocağıma.

    şu evrende siz tanrılardan
    daha zavallısı var mı bilmem:
    kurban vergileri
    dua üfürükleriyle beslenir
    haşmetli varlığınız zar zor.
    size umut bağlayan budalalar.
    çocuklar, dilenciler olmasa
    yok olur giderdiniz çoktan.

    ben de bir çocukken
    ne yapacağımı bilmez olunca
    çevirirdim güneşe doğru
    görmediğini gören gözlerimi;
    yakarışımı dinleyecek
    bir kulak varmış gibi yukarda;
    varmış gibi derdimle dertlenecek
    benimkine benzer bir yürek yukarda.

    azgın devlere karşı
    kim yardım etti bana?
    kim kurtardı beni ölümden.
    kim kurtardı kölelikten?
    şu benim yüreğim değil mi.
    kutsal bir ateşle yanan yüreğim,
    her işi başarmış olan?
    o değil mi coşup taşarak,
    yukarda uyuyanı aldatarak
    başımı beladan kurtaran?

    benim seni kutlamam mı gerek? niçin?
    hiç derdine derman oldun mu sen
    derdine derman bulamayanın?
    gözyaşını sildin mi hiç
    başı darda olanların?

    kim adam etti beni?
    güçlüler güçlüsü zaman
    ve önü sonu gelmeyen kader, değil mi?
    onlar değil mi
    senin de benim de efendilerimiz?

    sen yoksa beni
    yaşamaktan bıkar mı sandın?
    kaçar çöllere giderim mi sandın
    açmıyor diye
    bütün düş tomurcukları?

    bak işte, yerli yerindeyim;
    insanlar yetiştiriyorum bana benzer;
    bütün bir kuşak benim gibi.
    acılara katlanacak, ağlayacak,
    gülecek, sevinecek,
    ve aldırış etmeyecek sana
    benim gibi..

    johann wolfgang von goethe
  • 517
    aydınlık

    hiçbir vakit tam karanlık değil gece
    kendimde denemişim ben
    kulak ver dinle
    her acının sonunda
    açık bir pencere vardır.
    aydınlık bir pencere
    hayal edilecek bir şey vardır
    yerine getirilecek istek
    doyurulacak açlık
    cömert bir yürek
    uzanmış açık bir el
    canlı canli bakan gözler vardır
    bir yaşam vardır yaşam
    bölüşülmeye hazır.

    paul eluard
  • 518
    büyük taaruz

    dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.
    ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam
    nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu
    ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
    birdenbire beş adım sağında onu gördü.
    paşalar onun arkasındaydılar.
    o, saati sordu
    paşalar: ‘üç’, dediler.
    sarışın bir kurda benziyordu
    ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
    yürüdü uçurumun başına kadar,
    eğildi, durdu.
    bıraksalar
    ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
    ve karanlıkla akan bir yıldız gibi kayarak
    kocatepe’den afyon ovasına atlayacaktı.

    nazım hikmet
  • 519
    kuvayı milliye destanı 8. bap
    26 ağustos gecesinde saatlar
    iki otuzdan beş otuza kadar
    ve
    izmir rıhtımından akdeniz’e
    bakan nefer

    saat 2.30.
    kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,
    ne ağaç, ne kuş sesi,
    ne toprak kokusu vardır.
    gündüz güneşin,
    gece yıldızların altında kayalardır.
    ve şimdi gece olduğu için
    ve dünya karanlıkta daha bizim,
    daha yakın,
    daha küçük kaldığı için
    ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten
    evimize, aşkımıza ve kendimize dair
    sesler geldiği için
    kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi
    okşayarak gülümseyen bıyığını
    seyrediyordu kocatepe’den
    dünyanın en yıldızlı karanlığını.
    düşman üç saatlik yerdedir
    ve hıdırlık-tepesi olmasa
    afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek.
    küzeydoğuda güzelim-dağları
    ve dağlarda tek
    tek
    ateşler yanıyor.
    ovada akarçay bir pırıltı halinde
    ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde
    şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var :
    akarçay belki bir akar su,
    belki bir ırmak,
    belki küçücük bir nehirdir.
    akarçay dereboğazı’nda değirmenleri çevirip
    ve kılçıksız yılan balıklarıyla
    yedişehitler kayasının gölgesine girip
    çıkar.
    ve kocaman çiçekleri eflatun
    kırmızı
    beyaz
    ve sapları bir, bir buçuk adam boyundaki
    haşhaşların arasından akar.
    ve afyon önünde
    altıgözler köprüsü’nün altından
    gündoğuya dönerek
    ve konya tren hattına rastlayıp yolda
    büyükçobanlar köyü’nü solda
    ve kızılkilise’yi sağda bırakıp
    gider.

    düşündü birdenbire kayalardaki adam
    kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.
    kim bilir onlar ne kadar büyük,
    ne kadar uzundular?
    birçoğunun adını bilmiyordu,
    yalnız, yunan’dan önce ve seferberlik’ten evvel
    selimşahlar çiftliği’nde ırgatlık ederken manisa’da
    geçerdi gediz’in sularını başı dönerek.

    dağlarda tek
    tek
    ateşler yanıyordu.
    ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
    şayak kalpaklı adam
    nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
    güzel, rahat günlere inanıyordu
    ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
    birdenbire beş adım sağında onu gördü.
    paşalar onun arkasındaydılar.
    o, saatı sordu.
    paşalar : ‘üç,’ dediler.
    sarışın bir kurda benziyordu.
    ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
    yürüdü uçurumun başına kadar,
    eğildi, durdu.
    bıraksalar
    ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
    ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
    kocatepe’den afyon ovası’na atlıyacaktı.

    nazım hikmet
  • 520
    (bkz: 12 eylül 1980)

    şafak türküsü

    beni burada arama anne
    kapıda adımı sorma
    saçlarına yıldız düşmüş
    koparma anne
    ağlama

    kaç zamandır yüzüm tıraşlı
    gözlerim şafak bekledim
    uzarken ellerim
    kulağım kirişte
    ölümü özledim anne
    yaşamak isterken delice

    nevzat çelik

    genç yaşta haksız yere idam edilen necdet adalı ve erdal eren başta olmak üzere, 12 eylül darbesinde hayatını kaybedenleri saygıyla anıyorum!
  • 521
    solmaya başlamış bir ağaçta yaşamaya çalışan dallar gibiydik
    öylesine çaresiz öylesine bitkin
    nerden bilirdik ki ağacı kurutanın ağacı yaşatması gerekenler olduğunu
    sonra tek tek kestiler bizi
    bir sağ yanımızdan bir sol yanımızdan
    ocağa attılar yaktılar bizi
    acıdan bağırdık duyurmadılar sesimizi
    sessizce ağlayarak veda ettik sevdiklerimize
    en çok da o koydu be
    belki de sevecek ne çok kişimiz olacak
    sevinçten dökülecek ne çok gözyaşımız olacaktı
    olmadı...
    kıydılar bize...
    #12eylül
  • 523
    gonca gülüm de sende karlı kayın ormanı da
    bizans surları yükselir bir kıyında
    boğazkesen önünde virane yalılar
    tanzimat ucubeleri arşınlar
    arnavut kaldırımlı nişantaşını aheste
    istibdatla iki büklüm bir romancı
    anlatır seni de sen anlamazsın istanbul
    şair bakar hisarından bir şiir kopar kalbinden
    ne acı
    sen dinlemezsin istanbul

    göğe doğru zehirli oklar
    ve zehre kapılan müslümanlar
    göğe doğru bir eşek yalağı
    eşekler machiato yudumlar
    yozlaşmış, ahlaksız ve bayağı
    asfaltında muhafazakar range roverlar
    kulelerinde dalgalanan peşkeş bayrağı
    utan istanbul kabus mütehattisin sen
    utan istanbul emeğin katilisin sen
    ağaca, kuşa ve balığa yumruksun
    varyemez bir mirasçısın
    savruksun
    ardında bin yılların mirası ve
    önünde on yılların istikbalini beceren
    sen bir orospu çocuğusun
  • 524
    sevgili dostlar, ikinci şiir kitabımı sınırlı sayıda ve numaralı olarak kendim bastırdım. edinmek isteyenler, shopier'den ulaşabilir: shopier.com/4601121 - tabii, bana mesaj da atabilirsiniz.

    devingen gömüt, karanlık bir kitap oldu... ilk kısmı özellikle. kitaptaki şiirlere kardeşimin birkaç çizimi de eşlik ediyor. ilk defa sanrı fanzinde yayınladığım ve kitapta da yer alan bir şiiri de burada paylaşayım istedim. buyurun:

    ölü blues
    - onur bayrakçeken

    robert johnson’a,

    i

    ta ki ölüm. sevgilim,
    tamamlanmamış bir gök yüzün-
    de (ki) uçmak coğrafyasız bir gamdır:
    o mavi trende yaşar sevgi,

    (yoktur terk edilmemiş dünya)

    ii

    kalbini beyaz avuçlarına saç-
    larına tak, boynuma dolayayım

    ve ölüm. sevgilim,
    beni yeni yaşamın heyecanı kamçılıyor:
    metruk bir evin penceresini açtığım an.

    iii

    you is the key of my endless blues: devil
    on the crossroad. and then not murder

    but ölüm. sevgilim,
    yeterince güzel tınlamışsa yaşam
    bitimsiz bir melodidir sessizlik.

    iv

    ç ü r ü y e n ç a ğ :
    dans eden insanlar görüntüsü,
    bıçkın bir gitarist görüntüsü,
    neşe ve hüzün görüntüsü,
    suskun bir konser görüntüsü

    gelecek;

    öyleyse ölüm. sevgilim,
    çiçekleri solsunlar diye suluyorum
    daha gerçek görünüyor dünya.
  • 525
    dün, merdivenleri çıkarken,
    orada olmayan birine rastladım
    bugün de orada değildi
    keşke dedim, keşke gitse...

    gece üçte eve geldiğimde
    adam orada beni bekliyordu
    ama holün etrafına baktığımda
    onu orada göremedim tamamıyla!
    git, git, geri gelme bir daha!
    git, git ve lütfen kapıyı çarpma... (tak!)

    geçen gece, merdivenleri çıkarken gördüm
    orada olmayan küçük bir adam
    bugün de orada değildi
    ah, nasıl da istiyorum gitmesini
App Store'dan indirin Google Play'den alın